Sürdürülebilir Bir Gelecek İçin Daha da İleri >>
  

Şifreler 6500 yıl önce de vardı - Mustafa Aykut

İlk kez 2010 yılında uygulanan Yüksek Öğretime Geçiş Sınavı (YGS), bu yıl soruların içeriğinden çok cevapların diziliş biçimiyle gündemin en önemli konularından birisi oldu. Yıllardır yapılagelen eski merkezi sınav uygulamalarından farkı sınava giren her kişiye özel bir soru kitapçığının verilmesiydi. Sınav kitapçıklarında her sorudan sonra olası cevaplar belirli sayıdaki şıklardan oluşuyor, ancak bunlardan sadece birisi tam doğru cevaba karşılık geliyordu. Kişiye özel hale getirilen sınav kitapçıklarının içerisinde soruların yerleri aynı olmasına karşın cevapların dizilişi farklıydı. Sınava giren bir milyon yedi yüz bin gencin cevaplarındaki doğruların tek bir cevap anahtarı ile çakışması için dağıtılan kitapçıklarda yer alan doğru cevapların hep aynı yerde olması gerekiyordu.

Daha basit anlatımla, bütün sorular soru kitapçığı üretmeye yarayan anaç (master) kitapçıkta toplandı. Her sorunun cevap şıkları belli bir mantığa göre dizildi. Örneğin matematik sorusu ise küçükten büyüğe olması sağlandı. Anaç kitapçığın içeriği sayısal ortamda bir işleyiciye (processor) verildi. İşleyici sorulara ve doğru cevabın bulunduğu şıkka dokunmadı. Ancak yanlış cevapların yerlerini her kitapçık için değiştirerek farklı kopyalar üretti. Bu kopyaların her biri bir kişinin adına basıldı. Şıkların yer değiştirme işlemi belirli bir formül uygulanarak yapıldı. Bu formül bir algoritmadan türetildi. Biz, böyle bir işlemde kullanılan algoritmaya şifreleme algoritması diyoruz. Sorun da zaten buradan ortaya çıktı. Uygulanan şifreleme algoritması çok karmaşık olmayınca sınava girenler tarafından kolayca kırıldı.

Şifrelemenin tarihi geçmişi oldukça eskilere dayanıyor. Bilinen en eski şifreleme Eski Mısır'da bundan yaklaşık 4500 yıl önce anıtların üzerine kazınan hiyeroglif yazılarında görüldü. Mezopotamya'da bulunan bazı kil tabletler üzerinde görülen yazıtlarda da şifreli ifadelerin olduğu anlaşıldı. İ.Ö. 5. ve 6. yüzyıllarda Musevi bilim adamlarının mono-alfabe kullanarak basit şifrelemeler yaptıkları biliniyor. Antik Yunan'da, özellikle Spartalılar zamanında şifreleme yöntemlerine başvurulduğu tarihçi Heredot'un kitaplarında anlatılıyor. Örneğin, ağaç tabletlere yazılan mesajlar üzeri reçine ile kaplanarak gizleniyordu. Bir başka yöntem olarak da, kölelerin saçları kazıtılıyor, kafa derilerine dövmeler ile gizli mesajlar yazılıyor, sonra gür saçlarının uzatılmasına izin verilerek bu mesajların üzeri kapatılmış oluyordu. Ancak, örneklerden de anlaşılacağı üzere bunlara şifreleme diğer adıyla kriptografi (cryptography) denilemez. Daha çok mesajı gizlemeye yönelik bu örnekler steganografi (steganography) olarak adlandırılır. Gerçek şifrelemenin ilk örneği belki de 'Sezar Kodları'dır (Ceasar Cypher).

İ.S. 801-873 yılları arasında yaşamış olan Ebu Yusuf Yakup ibn İsḥak al-Ṣabbaḥ al-Kindi zamanının en tanınmış Arap matematikçilerinden birisiydi. Aynı zamanda felsefe, astronomi, fizik, kimya, tıp, müzik gibi farklı disiplinlerle de uğraşan al Kindi Kuran'ın şifrelerini çözmek için çalışırken pek çok teknik keşfetti ve dünyanın şifreleme üzerine yazılmış ilk kitabını 'Şifreli Mesajları Çözmek İçin Notlar' (Risalah fi Istikhraj al-Mu'amma (Manuscript for the Deciphering Cryptographic Messages) adıyla kaleme aldı. Bu kitapta, şifre çözme tekniklerinin yanı sıra çoklu-alfabe (polyalphabetic) ile şifreleme tekniklerini de öğretti.

Nil Nehrinin Akdeniz'e döküldüğü verimli topraklarda 1355-1418 yılları arasında yaşamış olan Mısır'lı matematikçi Ahmad al-Qalqashandi, o tarihlerde 'Subh al-a 'sha' adını verdiği 14 ciltlik Arapça bir ansiklopedi yazdı. Ansiklopedide bir bölüm tamamen şifrelemeye ayrılmıştı. Al-Qalqashandi hem yerine koyan (substition) hem de geçişli (transposition) şifreleme yöntemleri ni anlatıyordu.

Batıda şifreleme çalışmalarının atası olarak anılan Leon Battista Alberti 1404'ten 1472'ye kadar yaşadığı İtalya'da tanınmış bir mimar, şair, filozof, dil-bilimci (linguist) ve şifre uzmanıydı. Çoklu-alfabeye dayanan şifrelemeyi 1467 yılında en açık haliyle açıklamayı başardı.

Rönesans sırasında ve sonrasında daha çok politik nedenlerle Avrupa'da şifreleme teknikleri bir hayli gelişti. İskoçya Kraliçesi Mary'yi idam ettiren o zamanki İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth, Avrupa'da ilk kez gizli ajanlık kavramıyla birlikte şifreli mesaj getirip-götüren kuryeleri işe aldı. Yıllar sonra, 1920'lerde bir Polonyalı deniz subayının bir Japon subayına şifreler kullanarak yardım ettiği anlaşıldı.

Yine başa dönersek, bir makineye şifresiz bir metin verip şifreli bir metin elde etmek, bu gün sayısal teknolojiler kullanarak çok kolay. Oysa elektro- mekanik olarak yapılmış örneklerine yine 1920'li yılların başlarında rastlıyoruz. Bugün Almanya'da, Münih'teki müzelerde sadece askeri üç örneği kalan ve Enigma Makinesi (Enigma Machine) adıyla bilinen makine küçük motorlar (rotor) aracılığı ile döndürülen ince silindirler üzerine dizilmiş karakterleri kullanarak hem şifreliyor hem de şifreleri çözüyordu. Alman mühendis Arthur Scherbus'un icadı olan Enigma Makinesi I. Dünya Savaşı'ndan hemen sonra kullanılmaya başlandı. Birçok ülkenin askeri birimleri ve hükümetleri tarafından satın alınıp kullanılan makinenin en meraklı müşterileri Naziler oldu. II. Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında hep kullanılan Enigma şifreleri ancak 1932 yılında Polonya Şifre Bürosu tarafından kırılabildi. II. Dünya Savaşının bitmesine beş hafta kala 25 Temmuz 1939'da Polonya Şifre Bürosu'nun Varşova'daki ajanları Fransız ve İngilizlere şifre çözücüleri ve çözüm tekniklerini teslim ettiler. Müttefiklerin şifreleri kırmasına yarayan bu olay savaşın bitmesinde önemli bir rol oynadı. Daha sonraları, İngilizler, Hollandalılar, Amerikalılar hatta Japonlar tarafından yapılan benzerlerinin çoğunda aynı prensipler kullanıldı.

Bugünün şifreleme makineleri sayısal bilgi ve iletişim tekniklerinin verdiği geniş olanaklarla daha karmaşık algoritmalar kullanabiliyorlar. Ama sonuç olarak herkesin bildiği bir şey var ki; kırılamayan şifre yoktur, sadece bazılarını kırmak daha uzun sürer.

Yazının Kaynağı