İçerikMakaleler

COVID-19’un nedeni 5G mi? Elimizdeki Gerçekler – Dr. Mustafa Aykut

By 23 Mayıs 2020 No Comments

Özet

 

Yüksek frekanslara çıkıldıkça veri indirme ve yükleme hızının arttığını biliyoruz. Radyo sinyalleri kullanan Analog Mobil Telefon Şebekelerinden başlayarak, her yeni teknoloji geldiğinde, gözümüzle görmediğimiz, ancak sese, yazıya, resime, videoya dönüşen ve ışık hızında hareket eden bu fiziksel oluşuma kaygı ile yaklaşan insanlar oluyor. Özellikle, dijital mobil haberleşme sistemleri hücre (cell) adı verilen teknolojiye dayanır ve cep telefonlarımızla ya da başka cihazlarla bu hücrelerdeki antenlere radyo sinyalleri ile bağlanmamız gerekir. İki nokta arasındaki gözle görünmeyen bağlantı ile çalışan haberleşme sistemleri zaman zaman bilinçli olarak ya da farkına varmadan bazı insanların, grupların, kuruluşların vb. hedefi haline geliyor. Bu sistemlerin yaydığı radyasyonun insan sağlığına zararlı olup olmadığı sürekli tartışma konusu oluyor ve gündemde kalıyor. Oysa, mobil haberleşme sistemlerinin bir an için tüm dünyada çalışamaz hale getirildiğini düşünün; hayatın nasıl felç olduğunu anlarsınız. Artık geri dönüş yok. Nitekim, geçtiğimiz yıl Eylül ayında, Türkiye’de 5.8 şiddetindeki depremin ardından cep telefonları susunca, yine aynı insanların nasıl tepki gösterdiğine tanık olduk. Birkaç aydır Korona Virüsünün toplum içinde yayılmasını durdurabilmek için tüm dünyada insanlar evlerine kapandı. Bu beklenmedik ve alışılması zor süreçte insanlar iş arkadaşlarıyla, sevdikleriyle, alış-veriş için cep telefonlarını neredeyse ellerinden düşürmediler.

Bu kadar yararı gözler önündeyken, Korona Virüsü salgınına da mobil haberleşme sistemlerinin, hem de en yeni teknoloji olan 5G’nin neden olduğunu sosyal medyada yaymak isteyenlere kulağımızı kapatmak yerine, yılmadan, bıkmadan gerçeği anlatmak gereğini hissediyorum. Bu gerçek dışı haberler o kadar tekrar edilmeye başladı ki; ortaya atanların bile inanacakları düzeye geldik. O nedenle, anlaşılması kolay, kanıtları güvenilir ve bilimsel verilere dayanan bu yazıda ortaya atılan tüm temelsiz savlara yanıt veriyorum.

Yazının ilerleyen bölümlerinde görüleceği üzere 5G teknolojisinin ve öncekilerin Korona Virüsü ile hiç bir ilgisi yoktur. 5G Teknolojinde daha önceki teknolojilerde kullanılan radyo frekansları kullanılmaktadır. Şu an yaygın olarak kullanılan frekanslar, her gittiğimiz yerde bağlantı yapmaya çalıştığımız WiFi teknolojisinin kullandığı frekanslardan bile daha düşüktür. İleriki yıllarda kullanılacak yüksek frekanslar, Birleşmiş Milletler’e bağlı ve 1865 yılında kurucuları arasında Türkiye’nin de yer aldığı Uluslararası Telekomünikasyon Birliği (ITU), Dünya Sağlık Örgütü, ICNIRP, üyelik için aday olduğumuz Avrupa Birliği (AB) ve benzeri güvenilir kurumların belirlediği limitlerde radyasyon yayacak biçimde olmak zorundadır. Teknoloji ilerledikçe, anten sistemleri gelişmekte, daha az enerji tüketen, daha küçük daha akıllı sistemlere geçilmektedir. Her şeyin ötesinde gece odamızı aydınlatan lambadan, saç kurutma makinesine, elektrik süpürgesindenklima cihazına, araba motoruna hatta güneş ışığına kadar sayamayacağımız kadar radyasyon kaynağı ile çepeçevre sarılmış durumdayız. Ama panik yapmamızı gerektiren her hangi bir şey yok. Bunların yaydığı radyasyon İyonize-Olmayan Radyasyon olararak adlandırılıyor, yani sadece moleküllerin atomlarını harekete geçirebilir, sonuç olarak, ısımızı ihmal edilecek şekilde artırabilir. DNA’mızı değiştiren ve hücrelerimizi mutasyona uğratan radyasyon bambaşka bir şey.

 

Giriş

 

Radyo sinyalleri (electromanyetik dalgalar) gerçek bir mucizedir. Gözle görülmezler. Dokunamazsınız. Rengi, tadı, kokusu, ağırlığı yoktur. Ama gezegenimizden çok uzaktaki yıldızlara bile ses, müzik, yazı, resim, video yani veri gönderebilirsiniz. Gönderdiğiniz veri (komut) ile dokunmadan devasa bir makineyi binlerce kilometre uzaktan hareket ettirebilirsiniz. Size varlığını hissettirir. Başka bir noktadaki sesi ve görüntüyü bulunduğunuz yere ışık hızıyla getiremeseydi, bugün mobil telefon endüstrisi olur muydu? Elbette olmazdı. Gelecekte canlı ve cansız nesnelerin tıpatıp kopyaları olan hologramlar da günlük yaşantımıza katılacak. Kesinlikle, onlar da radyo sinyalleri ile karşımıza çıkacak.

Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıktıktan bir kaç ay sonra tüm dünyayı saran Korona Virüsü, son günlerde bir tartışmayı da beraberinde getirdi ve adı 5G ile birlikte dillendirilmeye başlandı. Korku ve kaygı uyandıran bu dayanaksız söylemler bilimsel makaleler olmak yerine, özellikle sosyal medya mecralarında yer alıyor. Sonucunda da hızla geniş kitlelere ulaşan bir dezenformasyona yol açıyor. Dezenformasyon sözcüğünü bilerek ve kasıtlı olarak kullandım, çünkü 35 yılı aşkın süredir sürdürdüğüm mesleğimin dönüm noktalarından biri, GSM teknolojisini tasarlayan ve gerçekleştiren çekirdek ekibin içerisinde, en baştan itibaren bulunmam ise, bana bu konularda söz söyleme cesareti veren diğeri de 2005’ten itibaren bir süre Dünya GSM Birliği (GSMA) Sağlık Politikaları Alt Çalışma Grubu Başkanlığını yapmış olmakla elde ettiğim deneyimlerimdir.

Yeri gelmişken, Grubun çalışmaları sırasında, dünyanın en büyük mobil haberleşme operatörlerinin temsilcilerinin yanısıra, GSMA’den Dr. Jack Rowley’e ve Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) o zamanki Genel Direktörü Dr. LEE Jong-wook’a o günlerde bana verdikleri destek için şükranlarımı bir kez daha sunarım.

Uluslararası İyonize-Olmayan Radyasyondan Koruma Komisyonu’nun (ICNIRP) 7 yıl süren çalışması (RF EMF Guidelines 2020) bu yılın Mart ayında yayınlandıktan sonra tartışmalar daha da hararetlendi ve sokak gösterilerinde vandallığa kadar götürüldü. İngiltere’nin Birmingham kenti’nden başlayarak bazı 5G baz istasyonları üzerinde bulundukları direklerle birlikte yakıldı (UK cell towers torched).

Önce, 5G Teknolojisi’nin Korona Virüsü ile bir ilgisi olup olmadığını açıklığa kavuşturmak isterim. 5G kullanımının Korona Virüsünün (COVID-19 hastalığını yapan virüs) ortaya çıkmasına neden olduğu savını ortaya sürenler, ikisinin de aynı tarihlerde görüldüğünü (2019’un sonları) söylüyorlar. Oysa, 5G Güney Kore’de 2018 yılının hemen başında, PyeongChang kentinde 9 Şubat’ta başlayan Kış Olimpiyatları ile birlikte ticari kullanıma açılmıştı. Yani iki yılı aşkın süredir Güney Kore’de vardı. Oysa Korona Virüsü PyeongChang’dan kuş uçuşu 1500 km (distance between PyeongChang and Wuhan) uzakta ve yıllar sonra görüldü. Arada Sarı Deniz olduğu için doğrudan kara yolu bağlantısı da yok.

Kaldı ki; Küresel Tedarikçiler Birliği’nin (Global Suppliers Association) bu yıl 22 Şubat’ta yayınladığı güncel rapora göre, Çin 5G şebekesini bazı eyaletlerinde 2019 yılının 2. Yarısında kurmaya başlayana dek, dünya üzerinde 34 ülkede, 62 operatör (5G Market Status) 5G servislerini ticari olarak vermeye başlamıştı. Bunların arasında Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Latin Amerika ve Avrupa’nın bazı ülkeleri, Avustralya, hatta Güney Afrika’nın olduğunu da vurgulamak isterim. Bugün nüfusu yoğun metropollerde COVID-19 salgınının daha yaygın olduğunu görüyoruz. Ama öte yandan 5G servisleri de kırsal alan ya da nüfusu az olan kentlerden önce metropollere kuruluyor. Oysa, bu ikisinin birbiriyle hiç ilgisi yok. Benzer bir anoloji yaparsak; genellikle yüksek binalar metropollerde olur. Öyleyse, yüksek binalar COVID-19’u yayıyor diyemeyiz. Yüksek binalarda daha fazla sayıda insan yaşıyor ve insanlar birbiriyle daha yakın temas halinde oluyor, birbirlerine bulaştırıyor.

Kısaca, 5G antenlerinin yalnızca COVID-19 değil, aklınıza gelebilecek herhangi bir virüsün oluşumunu sağlamak, yayılmasına neden olmak gibi işlevi olmamıştır. Olamaz. Özellikle COVID- 19 üzerine araştırma yapan bilim adamları gösterdi ki; bu virüs de diğer virüsler gibi biyolojik doğal yapıdadır ve insandan insana, bilhassa öksürdüklerinde ya da hapşırdıklarında damlacık ile bulaşarak yayılmaktadır. Herhangi bir yüzeye düşen damlacıklardaki virüs zeminin özelliğine bağlı olarak saatlerce hatta günlerce canlı kalabilmektedir. Son bulgulara göre virüs taşıyan bir kişi hapşırdığında havada da bir kaç dakika asılı kaldığı gözlenmiştir. 5G ve öncesinde hayatımıza giren mobil haberleşme teknolojilerinin kullandığı radyo dalgaları elektro manyetik dalgalar olarak bilinir. İçinde damlacık barındıramaz. Hatta, hava yerine su içerisinde elektro manyetik dalga göndermek isteseniz işlevini yerine getirmekte zorlanır.

5G konusunda, Eylül 2019’da Facebook’ta John Kuhles tarafından yayınlandıktan sonra her okuyanın başkalarıyla paylaştığı bir mesaj, Hollanda’nın Lahey kentindeki Huijgens Parkında 297 kuşun aniden öldüğünü söylüyordu. Evet, gerçekten o parkta kuşlarda ani ölüm görülmüştü, ama bu mesaj yayınlanmadan tam iki yıl önce, Kasım 2018’de. O sırada Hollanda’nın hiç bir kentinde 5G servisi yoktu. Şimdiye dek, 5G servisi verilen dünyanın başka hiç bir yerinde de kuşlar aniden ve topluca ölmediler. Dilin kemiği yok. Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki; sahte haberi oturduğun yerde uyduruyorsun, popüler oluyorsun.

Belki de, en akıl almaz gerçek dışı iki haber şunlardı. Birincisinde 5G ile iklimler kontrol edileceği söylendi. İstediğinizde güneşli, istediğinizde yağmurlu bir hava, hatta fırtına, kasırga oluşturabileceksiniz (keşke bu olabilse). Bu sahte bilgi olsa olsa, High Frequency Active Auroral Research Program ya da HAARP hakkında bölük pörçük bilgi sahibi olan ve etkisinde kalanların hayal gücünü kullanarak ortaya attığı bir şey diye düşünüyorum. Çünkü bu araştırma programı için de benzeri şeyler söylenir durur. HAARP iyonosferi araştırmak için başlatıldı ve araştırmalar Alaska’da yapılıyordu. Çalışmalar nihayete erdirildi ve tüm ekipman Alaska Üniversitesi’ne bağışlandı. Burada doğru olan şey sadece şu. Bazı uydular iyonosferdeki yörüngelerinde seyrederler. Bir süre sonra uydu haberleşmesi 5G ile bütünleşecek. Ama 5G yalnız ve yalnız karasal bir haberleşme sistemi olacak ve öyle kalacak. Uydulardan 5G sinyali gönderilmeyecek. Gönderilse bile, bugün çatılarımızda kullandığımız uydu TV antenlerine gelen sinyallerden daha güçlü sinyaller olamaz. Komplo teorilerinin ucu bucağı yok.

İkinci haberi daha dinlerken saçma diyorsunuz. 5G sinyalleri ile zihin kontrolü mümkün olacak diyorlar. Onlara göre, kitlesel bir aşı ile (COVID-19 aşısı mı demek istiyorlar) vücudumuza nano robotlar enjekte edilecek. 5G sinyallerinin bir kişinin ya da bir topluluğun tümünün kafatasından içeriye nüfuz ettirilmesiyle, beyine ulaşan nano robotların harekete geçirileceğini ve fonksiyonlarının değiştireceğini düşünmek, daha da ötesi, istediğinizi yaptırmak konusunda, gelin zaman kaybetmeyelim. Temelsiz bilgi sahibi komplocular çok bilim-kurgu film seyretmişe benziyorlar. Burayı geçelim. Çünkü ilerdeki bölümlerde deriden dahi daha derine gidemediğini açıklayacağım.

Bu konuda sosyal medyada paylaşılan gerçek dışı yanıltıcı komplo teorisi mesajların önüne geçmek için geçtiğimiz 22 Nisan’da Twitter yasak getirdi, eski mesajları da kaldırdı (unverified claims). YouTube da benzeri bir harekette bulundu ve daha önce yayınlanmış, doğruluğu kanıtlanamayacak sahte haber içeren videoyu sildi, benzerlerini yayınlamayacağını duyurdu (false coronavirus 5G theory).

Söz konusu balon haberleri (asparagas da diyebilirsiniz) yayanların teknolojiye hakim olamamaktan dolayı yanıldıkları en çarpıcı gerçek şudur. Çin’de kurulan haberleşme şebekelerinde kullanılan 5G frekansları hemen her yerde kullanılan WiFi modemlerinin frekanslarına yakın hatta daha düşüktür. Tüm dünyada WiFi frekansları lisans gereği duyulmadan ve 2.4 ya da 5 GHz spektrumlarda hizmet görür. Çin’de kullanılan 5G frekansı ise 3.5 GHz spektrumudur. Belki garip gelecek ama, ABD Federal Haberleşme Düzenleyici Kurumu (FCC) , 22 Nisan 2020 tarihinde 6 GHz’de yeni ve yine lisanssız kullanılmak üzere bir WiFi spektrumunu daha kullanıma açtı (FCC Opens 6 GHz Band to Wi-Fi). Neredeyse 5G frekansının iki katı yüksek.

5G Frekansları

 

1980’li yılların sonundan bu yana cebimizde taşıyacak kadar küçülen mobil telefonlar, aslına bakılırsa 1920’li yıllardan beri var. O zamandan bu zamana değişmeyen en temel özellikleri ise bilgiyi havadan ve radyo sinyalleri ile taşıyor olmaları. Bugün mobil haberleşme sistemlerinde sadece kullanıcının elindeki cihaz ile baz istasyonu arasındaki bağlantı radyo sinyalleri ile kuruluyor. Baz istasyonundan sonra, ister sabit hatta, ister İnternete bağlanmak isteyin, farketmez. Kablo üzerinden ulaşırsınız. Bir başka mobil haberleşme cihazı ile bağlanmak istiyorsanız, kablolu bağlantı o cihazın bağlandığı baz istasyonuna dek gider, sonra yine havadan radyo sinyalleriyle hedefteki cihaza erişir.

GSM teknolojisi ile dijital haberleşme sistemlerine adım atan mobil radyo teknolojisi, önce 800, 900, 1800 ve 1900 MHz deki spektrumları kullandı ve sırasıyla ses, SMS, ve resim taşımaya yaradı. 4G teknolojisi ile daha öncekilerden farklı olarak 2100, 2300, hatta 2600, 2700 MHz spektrumları da eklenince haberleşmede hız arttı. Bir başka deyişle kanalı genişletince aynı süre içerisinde bir noktadan başka bir noktaya taşınan bilgi miktarı çoğaldı. Böylece videolarımızı da sorunsuz bir şekilde paylaşmaya başladık. Filmleri arada duraksamalar olmadan izliyoruz.

5G’de genellikle şimdi 3500 MHz spektrumu kullanılıyor (her ne kadar Hollanda’da bir operaör mevcut 1800 MHz’de 5G servisi veriyor olsa da). Frekansı biraz daha yukarı çıkartmak ile hayatımızda daha önce kablo olmadan yapamadığımız şeyleri kablosuz yapabileceğimizi gördük. Daha önce evlerimizde ADSL, koaks kablo ya da fiber kullanarak elde ettiğimiz yüksek haberleşme hızlarına artık kablosuz da ulaşabilir olduk. Açıkcası bizi bir duvardaki bağlantı prizine bağlı olmaktan kurtardı. 5G’nin şu anki en yaygın kullanımı bu şekilde yapılıyor. 5G modemini (CPE) nerede bir elektrik prizi varsa, ona bağladığınızda, İnternete çok yüksek hızda orada bağlanabilirsiniz. Modem görevini elbette, cebinizdeki 5G telefonunuz da yapabilir. Böylece HD, Ultra HD, 4K hatta 3D filmleri bile kablolu bağlantı kalitesinde izleyebilirsiniz. Hem de her hangi bir yere bağımlı kalmaksızın.

Daha önce de değindiğim gibi, aslında biz zaten bu spektruma yakın ya da üstünde bir spektrumdan gelen radyo sinyallerine hep, her yerden maruz kalıyorduk. Şu anda dahi elinizdeki cep telefonu ile bir WiFi modeme bağlanmak isteyin. Ekranda şifreli ya da şifresiz kaç modem görüyorsunuz? 5 mi? 10 mu? Sayamayacak kadar çok mu?. Onların her biri bir mobil haberleşme baz istasyonu ve gördüğünüz gibi üzerinde 2.4 ve 5 MHz’de yayın yapan antenleri var. Tuhaf bir tezat şu ki; 5G’nin sağlığa zararlı olduğunu sosyal medyada yaymaya çalışanlar da söylediğim modemleri kullanarak bağlantı sağlıyor ve WiFi üzerinden İnternete erişiyorlar. Elbette onlara İnternet çok gerekli. Başka türlü bu uydurdukları mesajları nasıl yayacaklar. Hatta bağlandıkları İnternet ne kadar hızlı olursa, o kadar iyi. WiFi üzerinden olursa sorun yokken, 5G üzerinden olursa sorunlu derseniz; bu inandırıcı olmaz. Bir şey daha sorayım; WiFi modemi kim sadecekullandığında açıyor ve işi bitince kapatıyor. Yanıtını de ben veriyorum. Hemen hemen hiç kimse.

5G’nin frekansları 3.5 GHz ile sınırlı değil. Aslına bakarsanız, tüm 5G spektrumları iki grupta toplanıyor. 6 GHz’in altında olanlar (ki 3.5 GHz bu kategoride) ve 6 GHz’in üzerinde olanlar. 6 GHz’in üzerinde olanlar da 20 GHz’den daha yüksek ise, milimetre dalga boyunda olanlar (mmWave) olarak adlandırılıyor. Nedeni; adı üzerinde, Dalga Boyu mm ile ölçülecek kadar küçük.

Dalga boyu, bir frekans dalga tepesinden diğerine olan mesafeye verilen addır ve en yaygın olarak elektromanyetik spektrum ile ilişkilendirilir.

Bir dalganın dalga boyunu bulmak için sadece dalganın hızını frekansa bölmek yeterlidir:

Dalga Boyu (ʎ)=Dalga Hızı÷Frekans.

Açıkça formülden de anlaşılacağı üzere, frekans arttıkça Dalga Boyu küçülür. Dalga Boyu küçüldükçe taşıdığı enerji azalır ve nüfuz etme gücünü kaybeder. İşte o yüzdendir ki; 2G’yi kullanırken kimi operatörlerin şebekeleri çekmiyor diye yakınan bir çok insanla karşılaşıyorduk. Çünkü operatörlerin bir kısmı 900 MHz spektrumlarını kullanırken, geride kalanlar 1800 MHz spektrumlarını kullanıyordu. 1800 MHz spekrumları camlardan bile bina içlerine nüfuz etmekte zorlanıyordu. Çok kullanıcı olduğunda, bina içlerine özel sinyal güçlendiriciler (repaeter) koymak gerekiyordu. Hala da öyle. Ne yazık ki bu sinyaller 900 MHz’de çalışan antenlerden çıkan sinyaller kadar uzağa gidemiyor, daha kısa mesafede sönümleniyorlar. Sonuçta 900 MHz kullanan bir şebeke ile aynı kapsamayı yapabilmek için %50’ye varan oranda daha fazla baz istasyonu (anten) yerleştirmek gerekiyor. İş 20 GHz ve daha yukarısındaki frekansları kullanacak 5G’ye gelince, bu mesafe iyice küçülecek ve bir kaç yüz metrede bir 5G anteni göreceğiz. Ancak anten boyutları da şaşırtıcı biçimde küçülecek. 900 MHz’de 1.5 m yüksekliğe erişebilen antenler artık bir ayakkabı kutusu kadar olacak. Çatılar yerine caddeleri aydınlatan lambalarının olduğu direklere konumlandırılacak. Dalga Boyu küçük, gücü küçük, boyutları küçük. Biz onlara küçük hücreler (small cell) diyoruz. Hücreler güçlerine göre adlandırılır. 2G, 3G ve 4G’de yaygın olarak kullanılanların gücü 10-20 Watt’a kadar çıkabiliyor (macro cell). Oysa küçük hücrelerde 200-500 miliWatt mertebesinde oluyor. Seyrek de olsa 1-2 Watt’a kadar çıkanlar var, ama dediğim gibi bunlar sıklıkla kullanılanlar değil. Öte yandan, 5G antenine sahip bir cep telefonuna 10 cm yakınken 10 metre uzağa gittiğinizde alacağınız radyasyon 10,000 kat azalır. 5G baz istasyonları için de bu oranlar geçerlidir. Gördüğümüz güneş ışığı bile bir yüksek frekans kaynağıdır ve milimetre dalga boyundaki frekanslarda ortaya çıkan elektromanyetik enerjiden fazlasını yayar. Bunu Pittsburg Universitesi’nde nükleer fizik profesörü Eric S. Swanson söylüyor (wired).

 

Elektro Manyetik Alanlar

 

Buraya kadar 5G’nin kullanacağı frekanslar hakkında az-çok bilgimiz oldu. Şimdi bu frekanslarda radyo sinyalleri gönderilip-alındığında neler oluyor, ona bakalım.

Bir yerde iki tür Elektro Manyetik Alana (Radyasyon, EMF-Elektro Mangnetic Field) maruz kalırsınız. İyonize-Olmayan Radyasyon (Non-ionizing Radiation) ve İyonize-Olan Radyasyon (Ionizing Radiation). Radyasyon bir kaynaktan enerji yayılımı anlamına gelmektedir. Bu sözcükten korkmamak gerekir. Vücut ısısı bile bir anlamda radyasyondur. Radyo Frekansı (RF) Radyasyonu radyo dalgaları yerine kullanılan bir terimdir. ABD Gıda ve Sağlık Düzenleyici Kurumu’nun (FDA) tanımına göre RF Radyasyonu bir elektro manyetik enerji formudur. Elektrik ve manyetik dalgalardan oluşur ve bunlar uzayda beraberce yayılır (radiate). İyonize-Olmayan Radyasyon yalnızca moleküllerin içindeki atomları hareket ettirir ve titreştirir. Bu işlem ısıyı ortaya çıkarır. Mikro dalga fırınların çalışma prensibi buna dayanır ya da uzun konuştuğumuzda kulağımızın ısınması bundandır. Ancak dolaşım sistemimiz bir nevi vücudumuzun klimasıdır ve ısınan kanı vücutta dolaştırıp, soğutur.

2G’den başlayarak 5G’ye dek gelen tüm frekanlarda, hatta bundan sonra gelecek 6G’de ve sonrasında hep İyonize-Olmamış Radyasyon yayan frekanslar kullanılacak. İyonize-Olmayan Radyasyon yayan cihazlar yalnızca cep telefonu antenleri değil. Onun yanısıra mikro dalga fırınlar, bilgisayarlar, WiFi Modemler, Bluetooth cihazlar, duvardaki elektrik kabloları, radarlar, MR Cihazları, hatta TV setleri, radyolar, lambalar, ütüler ve saç kurutma, süperge makineleri de sayabiliriz. Listeyi uzatmak mümkün. Telsiz cihazları bile bugünün cep telefonlarından daha fazla radyasyon yayıyor. İyonize olanlar ise ultra viyole ışınlar, X Işınları ve Gama Işınları. Yani doğrudan güneşe maruz kaldığımızda bedenimize nüfuz eden ışınlar ya da röntgen (X-Ray Scanner) ve bilgisayarlı tomografi cihazları (Computed Tomography-CT Scanner), hava alanlarında vücut tarayıcılar (full body scanners), hatta uçakla seyahat etmek. Meraklısına hatırlatmak gerekir. Güzellik salonlarındaki solaryum cihazları da ne yazık ki İyonize-Olan Radyasyon yayıyor.

Şunu bilmeliyiz ki; etrafımız yüzlerce farklı kaynaktan gelen rasyasyonla kaplı. Herbirini ayrı bir renge boyamak mümkün olsaydı ve onları görebilseydik, adeta bir rasyasyon denizinin ortasında olduğumuzu daha kolayca anlayabilirdik. Kendimizi izole etmek için herbirimize bir Faraday Kafesi (Faraday Cage) yaptıramayacağımıza göre…

Bu yazının en başında Korona Virüse atıfta bulunmuş, 5G’nin ortaya çıkmasında hiç bir rolünün olmadığını açıklamaya çalışmıştım. Şimdi daha ilginç bir şeyden söz edeceğim. Korona Virüs şüphesi taşıyan kişiler hastanelere başvurdu. En kesin tanı yöntemlerinden biri bilgisayarlı tomografi cihazlarıydı. Türkiye’deki tomografi cihazı sayısının tüm Avrupa’dakinden daha çok olması eleştirilirken, bu kez ne kadar işe yaradığı ortaya çıktı ve sevindik. Bir bilgisayarlı tomografi cihazında göğüsünüzü tarattığınızda 200 röntgen filmi çektirmiş kadar İyonize-Olan Radyasyon alıyorsunuz (CT Scan and X-Rays). Bu hastalar, hastaneye yatmadan önce, hastanede kaldıkları süre içerisinde ve çıkarken birer kez tomografi taraması yaptırmış olsalar (toplamda 3 kez) , 600 kez göğüs röntgeni çektirmiş kadar röntgen ışıması (radyasyon) aldılar. Tanı koyabilmek için başka çarenin kalmadığı bu uygulamardan sonra, sonuçların ne olacağını önümüzdeki yıllarda bilimsel tıp makalelerinde hep birlikte göreceğiz. Bu arada, bir göğüs röntgeninin de hava alanındaki vücut tarayıcılardan 1000 (bin) kat daha fazla radyasyona maruz bıraktığını söylemek isterim.

Gerçek olan şu. İyonize-Olmayan Radyasyona karşı derimiz kalkan görevi görüyor ve kolayca içeriye geçirmiyor. Oysa İyonize-Olan Radyasyonda durum farklı. Yukarıdaki pek çok örnekten de anlaşılacağı gibi, deriden daha derinlere gidebiliyor. Hatta dozuna bağlı olarak sadece deride yanık yapmıyor, vücudu adeta delip karşı tarafa geçiyor. Zaten tıpta kullanıldığında, ancak bu şekilde vücutta her hangi bir anomali olup olmadığını anlayabiliyoruz. Bir başka uygulamayla da bazı tümörler X ışınlarının yaydığı radyasyonla yakılıp, yok ediliyor. Tahripkar olan İyonize-Olan Radyasyon. Gama Işınlarına maruz kalındığında ise DNA yapısı bozulabilmektedir (mutasyon). Endişeniz olmasın, 5G frekansları bunlardan oldukça uzak (0.6-100 GHz) spektrulmları kulanacak.

100 GHz size her ne kadar yüksek gelse de, şimdi anlatacaklarım, aslında yüksek frekanları güvenlik, TV yayınları aktarımı, şirketlerin genel merkez binaları ile şubelerinin bağlantılarında ve daha bir çok farklı amaç için kullandığımızla ilgili. Radyo Link bağlantılar bir kaç km den başlayarak 40-50 km’ye dek uzaklıktaki iki noktayı uçtan uca alıcı-verici antenlerle birbirine bağlarlar. Bunlar enerjilerini dağıtmak yerine bir noktaya topladıklarından yüksek frekanslarda olmalarına karşın büyük kapasitede veri taşıyabilirler (LoS-Line of Sight). Örneğin ITU tarafından E Band olaraktanımlanan Radyo Link frekansı 86 GHz’e karşılık gelmektedir. Bunları şehir içinde bazı binaların üzerinde görürüz ama sayıları çok fazla olmadığı için dikkatimizi çekmez. Fiber altyapısı bizimki gibi yetersiz olan ülkelerde Radyo Link’ten yararlanma oranı daha fazladır. Baz istasyonlarında fiber bağlantısı yoksa merkezi sistemlere (Çekirdek Şebeke) bağlanabilmek için Radyo Link donanımlarından yararlanılır.

5G Hakkında Resmi Açıklamalar

 

ABD Çevreyi Koruma Ajansı (EPA) ve ABD Ulusal Zehirbilim (toxicology) Program Merkezi (NTP) resmi bildirilerle RF Radyasyonunun kansere neden olmadığını çoktan duyurdular (RF Radiation). Dünya Sağlık Örgütü’ne bağlı olarak çalışan Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı da (IARC) oldukça temkinli yaklaşıyor, kesin olarak tümör yaptığını söyleyen bir açıklama yapmıyor. Eldeki çok sınırlı sayıdaki bulguların laboratuvar ortamlarına dayandırıldığını, laboratuvar koşullarındaki beyin hücreleri ile kafatasındaki beyin hücrelerinin tıpatıp aynı özelliklere sahip olmayacaklarının üzerinde duruyor. Bu ajansın konuya ne denli duyarlı olduğunu bilmeyenler için açıklamam gerekir. Söz konusu ajans, kahve ve vücuda kullanılan talk pudrasını bile kansorejen maddeler arasında sayıyor.

ABD Gıda ve Sağlık Düzenleyici Kurumu (FDA) 5G için baz istasyonlarının radyasyon limitlerinin daha önceki teknolojilerden (2G, 3G ve 4G) farklı olmayacağını bildirdi (scientific evidence). ABD Federal Haberleşme Kurumu da (FCC) benzeri şekilde 4 Aralık 2019 tarihinde yayınladığı Radyo Frekansları Güvenliği Belgesi’nde (Radio Frequency Safety) daha önce belirlediği mevcut radyasyon yayma sınırlarını değiştirmeyeceğini duyurdu.

Yazıya daha başlarken, çok uzun süre çalışılmış bir 5G kılavuzunun ICNIRP tarfından geçtiğimiz Şubat ayında yayınlandığından söz etmiştim. 7 yıllık çalışmada konuyla ilgili tüm literatür elden geçirildi. Bilimsel atölye ve laboratuvar çalışmaları nın yanısıra çok yoğun biçimde kamusal tarama yapıldı. 100 KHz ile 300 GHz arasındaki İyonize-Olmayan Elektro Manyetik Radyasyonun limitleri belirlendi. Aynı komisyon tarafından bundan önceki rehberin 22 yıl önce yayınlandığını hatırlatmak istiyorum. Yapılan açıklamalar, 22 yıl içerisinde önemli değişiklikler yapılmasını gerektirecek bulguların olmadığı yönündeydi. 6 GHz üzeri için bazı eklemeler yapıldı.

Dünya Sağlık Örgütü, GSM piyasaya çıktığından bu yana sayısız projeye destek verdi. Bunların en tanınmışlarından birisi ‘Interphone Araştırması’dır (brain tumor risk ve interphone study report). 13 ülkede eşzamanlı olarak gerçekleştirilen söz konusu dev araştırma ve diğerleri için Dünya Sağlık Örgütü’nün belirlediği üç temel kriter vardır:

  1. Araştırma bir epidemiyolojik çalışma olmalı ve toplumdaki bireyler uzun yıllar gözlem altında tutulmalıdır. Çalışma, geniş kitleler halinde (epidemik) aynı semptomlar görüldüğü zaman bir anlam ifade eder. Aksi takdirde, münferit yakınmalar genelleme yapmak için çok yetersiz olur.
  2. Araştırma tekrar edilebilir olmalıdır. Bir kez yaptığımızda bulduğumuz değerler, aynı araştırma defalarca tekrar edildiğinde aynı sonuçları vermiyorsa, kuşkuludur ve güvenilemez. Yeteri sayıda ve tekrarlanabilir, tekrarlandığında benzer sonuçlara ulaşan araştırmalar kıymetlidir.
  3. Belirli bir şehiri, belirli bir bölgeyi ele almak yerine özellikleri çok farklı olan ancak araştırmada değerlendirilen bireylerin aynı miktarda radyasyona maruz kalmaları istenir. Örnek vermek gerekirse; İskandinav ülkelerindeki bulgular, ekvator bölgesindeki ülkelerde de aynı ya da çok benzer olmalıdır.

Bu kriterlere dikkat edilerek yapılan tüm araştırmalarda, bariz olaraki İyonize-Olmayan Radyasyonun insan sağlığına kitlesel anlamda olumsuz etkisi kanıtlanamamıştır (5G mobile networks and health). Dahası, İyonize-Olmayan Radyasyonun insan sağlığı üzerine etkilerini araştırmak üzere geçtiğimiz 30 yıl içerisinde yalnızca Dünya Sağlık Örgütü’nün izlediği 25,000’den fazla bilimsel makale yayınlandı. Dünya Sağlık Örgütü tanımladığı sınırlar içinde kalındığı müddetçe İyonize-Olmayan Radyasyonun insan sağlığına doğrudan bir etkisinin olamayacağına karar verdi.

Elektromanyetik enerji ısıyı açığa çıkarır. Radyo sinyallerinin yaptığı da sadece ve sadece budur. Bu açıklamayı yapan kişi Ramboll adlı Danışmanlık Şirketi’nde risk değerlendirme konusunda çalışan zehirbilimci (toxicologist) Robert DeMott’tur.

2015 yılında IEEE bünyesindeki Uluslararası Elektromanyetik Güvenliği Komitesi tarafından New York Üniversitesi WIRELESS loboratuvarı ile ortaklaşa çalışılarak bir makale yayınlandı. Çalışma 1300 kişi üzerinde gerçekleştirildi. 60 GHz’de 5G spektrumları incelendi. Amaç milimetre dalga boyundaki 5G radyo frekanslarının sağlığa etkisini ölçümlemekti. Sonuçta ısınmadan başka bir şey bulunamadı (safe for generations to come).

İngiltere’de Radyo Frekansı Çalışanları Ulusal Kayıt Bürosu’nda adları yazan 4500 kişi ile birebir çalışma yapıldı. Bu kişiler normal insanlara göre beş kat daha fazla radyasyona maruz kalıyorlardı. Uzun araştırmalrın sonucunda, 2000 yılının Mart ayında yayınlanan rapor herhangi farklı bir bulgu olmadığını duyurdu. Sadece bazıları yüksek kulelere çıkınca yükseklik korkusuna kapıldıklarını söylüyorlardı (national register).

 

Radyasyon Değerleri ve Türkiye

 

Dünya Sağlık Örgütü 2014 yılında cep telefonları ve sağlık üzerine bir belge yayınladı (fact sheet). Bu belgede 450 ile 2700 MHz arasındaki frekansların spektrumlarını kullanan 2G, 3G ve 4G cep telefonlarının 0.1 ile 2 Watt arasında güçlerinin olduğuna dikkat çekiliyordu. Ancak burada verilen üst limit bir cep telefonunun sürekli olarak dışarıya verdiği enerji değildir. O tepe değeridir (peak). Görüşme ya da veri indirip-yükleme yapılmadığı zamanlarda bekleme (standby) modunda olurlar ve enerji tasarrufu yapabilmek için en az düzeyde güç harcamaya programlanmışlardır.

Radyo Frekansı ile radyasyon yayılımı seviyeleri vücudun yayılan enerjiyi soğurma oranıyla ölçülür. Bu ölçümde birim Belirlenmiş Absorbe Etme Hızı (oranı), SAR (Specific Absorbation Rate) olarak ifade edilir. Kg başına Watt olarak (W/Kg) olarak tanımlanır. Elbette insandan insana SAR değeri farklı olabilir. Aynı insanda vücudunun farklı bölümlerinde de değişik değerler elde edilecektir.

Avrupa Birliği Konseyi SAR değerleri için 1999 yılında limitler belirlemiştir (Council Recommendation 1999/519/EC). 0-300 GHz arasındaki frekanslar için güvenli SAR değeri bir insan telefonu kulağına götürdüğünde, Kg başına en çok 2 Watt olabilir. Ama şimdiye dek kullanılan telefonlar bunun %10’u ile %80’i arasında bir değere ulaşabildiler. Avrupa Birliği ve aday ülkelerde satılan telefonlar Avrupa Elektro Teknik Standartlar Komitesinin (European Committee forElectrotechnical Standardisation (CENELEC)) kurallarını koyduğu ölçüm süreçlerinden geçerek istenilen limitler içerisinde kaldıkları kanıtlanmış olmalıdır. Aksi takdirde üreticileri büyük cezalar ve yaptırımlarla karşılaşır. ABD’de SAR Değeri 2005 yılında IEEE tarafından 1.6 W/Kg olarak açıklandı ve o zamandan bu yana herhangi bir değişiklik yapılmadı (CS95.1-2005). Telefonların neden AB değerlerinin %80’ı aşmadığı buradan kolayca anlaşılıyor.

Telefonlardaki radyasyon SAR Değeri ile açıklanırken, baz istasyonlarının radyasyon sınırlaması başka bir formülle belirleniyor; V/m (metre başına Volt). 1974 yılında Uluslararası Radyasyondan Koruma Derneği (International Radiation Protection Association (IRPA) İyonize-Olmayan Radyasyonun etkilerini araştırmak için bir Çalışma Grubu (NIR) kurdu. 1977’de IRPA’nın Paris’te düzenlediği konferansta bu Çalışma Grubuna Uluslararası İyonize-Olmayan Radyasyon Komitesi (International Non-Ionizing Radiation Committee-INIRC) adı verildi. 15 yıl sonra, 1992’de IRPA’nın Montreal’deki 8. Kongresinde ise tamamen bağımsız bir organizasyona dönüştürüldü ve adı bir kez daha değiştirilerek Uluslararası İyonize-Olmayan Radyasyondan Koruma Komisyonu (International Commission on Non-Ionizing Radiation Protection-ICNIRP) oldu.

ICNIRP bir baz istasyonundan yayılan radyasyonun üst sınırını yıllar önce (1998) belirledi (ICNIRP Guidelines). Bu limit 41.2’den daha büyük olamaz.

Türkiye’de 1984’te iki operatöre lisans verildi, ama sonra bu sayı dörde (16 Mart 2000) çıkarıldı. Aynı yıl 29 Ocak’ta kurulan Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) ICNIRP’nin limitlerini 2001 yılında dört operatör için toplam limit olarak kesinleştirdi. Bir başka deyişle her biri 41.2 değerinin dörtte birinden daha fazla olamayacaktı. Bu değeri 2011’de revize etti ve her baz istasyonu için 41.2’nin %20’sinden, yani 8.24’ten büyük olamayacağına karar verdi. Üç operatör aynı lokasyona baz istasyonları kurduklarında, bu oran en çok %70’e kadar (kümülatif 28.84) çıkabilecekti. Görüldüğü gibi Türkiye’nin kabul ettiği radyasyon değerleri AB’nin benimsediği değerlerin bile çok altında.

Konuyu daha da ileriye götüreyim. Baz istasyonlarının limitlerini gördük. Başka şeylerin aynı ölçümlerde hangi değerlere sahip olduklarına bakalım. Oldukça şaşırtıcı.

Güneşin yaydığı elektromanyetik alan 200 V/m, enerji hatlarına uzak trafo 100 V/m, enerji hatlarına yakın trafo 10,000 V/m, elektrikli trenler, tramvaylar 300 V/m, mikro dalga fırınlar 14 V/m, TV ve bilgisayar ekranları 10 V/m, radarlar 9 V/m.

Sağlık konusunda rasgele yapılan kontrol amaçlı araştırmalar altın standartı bulmamıza yarıyor. RWTH Acachen Universitesi mobil haberleşme sistemlerinin insan sağlığı üzerine etkilerini araştıran çalışmaları herkese açık İnternet sitesinde listeliyor (EMF Portal). Bu çalışmaların arasında çok sayıda epidemiyolojik, deneysel, istatistiki ve test amaçlı bilimsel makalelere erişilebilir.

Burada listelenen ve Mart 2019’da IEEE Access’te yayınlanan bir makalede (on measuring EMF in 5G Technology) 5G’nin daha önceki teknolojilerde olmayan iki yeni ve temel özelliğinden bahsediliyor. Bunlardan birisi MIMO (Multiple Input-Multiple Output), diğeri radyo sinyallerinin formlarını değiştirme (beamforming). Gerçekten bu iki yenilik, 5G’yi diğerlerinden çok farklı, daha etkin ve daha ekonomik hale getiriyor. MIMO teknolojisi, bir anlamda, anten içinde anten gibi adlandırılabilir. Önce 4×4 sonra 16X16 ve en nihayetinde 64×64 ya da 256×256 sayıda çok küçültülmüş, neredeyse bir kurşun kalemin çapı kadar boyutlara indirilmiş antenler tek tek telefonları hedefleyerek onlara bağlanacak. Böylece, tek ve büyük bir antenden kullanıcı olsun olmasın her yana sinyal göndererek enerjisini boşa harcama dönemi kapanıyor. Radyo sinyallerinin formları dinamik olarak yazılım marifetiyle değiştirildikçe yakındaki telefonlara daha az enerji, uzaktakilere daha fazla enerji sarf edilecek. Bu iki buluş sayesinde cep telefonlarının gücü bir kaç yüz mili Watt olduğunda sorunsuz bir şekilde her zaman bağlantılı kalınacak ve yüksek hızlarda veri iletişimi sağlanabilecek.

Mayıs 2020
Dr. Mustafa Aykut